Geçen Günlerin Ardından


2015 gitti. İçten içe o giderken nasıl sevindiğimi görünce şaşırdım açıkçası. Halbuki insan zihninin var ettiği bir kavrama anlam yüklemenin, ne denli anlamsız olduğunu öğreneli çok olmuştu.

Çok küskün, çok yorgun, çok kalabalık, çok yalnız zamanlarla doluydu geride kalan yıl. 29 yılımın en büyük kaybını yaşadım bu süreçte. Bugüne kadar kimseyi özlememiş olduğum gerçeğine uyandım bir Ekim sabahı. Bir gün yeniden görebilme ihtimalinizin olduğu birini özlemek ile, artık hiç gelmeyeceğinden emin olduğunuz birini özlemek arasında ne kadar büyük bir fark olduğunu öğrendim. Aldığı yanlış kararlar ile bile her zaman bir sürü şey öğreten babam, gidişi ile çok şey öğretti yine.

Tüm bunlar olurken, bir sürü hata yaptım. Saçma sapan davrandığım, öfke nöbetlerine kapıldığım, içime kapandığım ya da lüzumsuzca dışa döndüğüm zamanlar oldu. Hoş görenler, göremeyenler... Çok da umurumda değillerdi aslında. Tutunmaya çalıştığım kendimdi. En iyi dostum, beni hiç bırakmayanım, susturamadığım, en çok canımı yakanım; kendim... Canım deli gibi yanarken, yapmaya çalıştığım şey kendime iyi bakmaktı aslında. 

Bugünlerde herkes mutsuz, gergin, herkes memnuniyetsiz. Ülkede olanlar, işteki sorunlar, ilişkilerdeki gelgitler... Telefonlardan kalkmayan başlar, birbirine bakmayan gözler, birbirini duymayan kulaklar... Tahammülsüzlük. Kolay değil biliyorum. Kötülükler sararken her yeri; iyi hissetmek, kötülüğe ortak olmak gibi geliyor bazen. Bazen hem kendimizi hem de etrafımızdakileri çok acımasızca eleştirebiliyoruz. Ama "iyi olmak" bulaşıcı bir şey bana kalırsa. Ben iyiysem çocuğum iyi, eşim iyi, yolda selam verdiğim esnaf iyi. 

O sancılı günleri yaşarken; beynim sanki olacak şey her neyse; en az acılı şekilde olması için mücadele vermeye odaklanmıştı. Hem babam, hem sevdiklerim, hem de kendim için. Bununla nasıl başa çıkacağımı bilmemekle birlikte; ardında deli bir acı, keskin bir özlem bırakacak olmasına rağmen; her şeyin geçeceğini düşünüyordum sık sık. Olan olacaktı ve bir şekilde geçecekti işte. Bunu düşündüğüm zamanlarda suçluluk da hissettiğim oldu. Bazen elimde sihirli bir değnek olmasını istediğim, hayaller de kurdum. Ama daha çok acı vermekten başka bir işe yaramadığını gördüğümde bundan da vazgeçtim. Şimdi şimdi o günlere döndüğümde (bu ara çok sık oluyor bu), aslında bu yaptığımın kendimi acıya bırakmaktan daha zor olduğunu fark ediyorum. Çünkü bizler büyürken "ölüm" kelimesini andığımızda "ağzından yel alsın" diye susturularak büyüdük. Ölümün de bir iyileşme, bir arınma, başka bir boyutta daha huzurlu olma ihtimalini kovalamadık hiç. Oysa ölüm doğum gibi olağandı, olması gerekendi, bazen olmadığında daha çok üzendi.

Bu yazdıklarımın ölüme güzelleme olmadığının anlaşılmasını umarım. Ama her şey en kötüye giderken, çok sevdiğiniz biri çok acı çekerken bazen bırakmak gerekiyor. Bazen sevmek bırakmayı gerektiriyor. Gitmesini kabullenmek, onu özgür kılmak. Ama onun için en iyiyi istemekten hiç vazgeçmemek...

Buna "güç" diyenler de çıkacaktır, "kendini kandırma" da... Hatta belki "arsızlık" olarak yorumlayanlar da olur. Ama esas olan bize bir kere bahşedilen hayattı olabildiğince "iyi" yaşamak değil mi? Babam giderken yanında annemin aşkla bakan gözlerini, evlatlarının şükran dolu hislerini, masum bir torunun saf sevgisini götürdü ve onu yolculuğuna gereği gibi uğurladığımız konusunda hepimiz hemfikiriz. 

Sabahları gözlerimizi açtığımızda önümüzde iki seçenek vardır: İyi hissetmek ya da kötü hissetmek. İyiyi beslemek, inatla onu büyütmek; dünyanın daha iyi bir yer olması için yapabileceğimiz en bireysel ve en etkili şey bana kalırsa.

Ben şimdilik daha iyi bir yol göremiyorum.

Bir de bu yazıyı, bunca zamandan sonra neden yazdığıma gelirsek; cevap yalnızca "istedim" olurdu sanırım.

Sevgiyle,








"Hayat Devam Ediyor!" da Nasıl?



"Güçlü ol!"
"Dik dur'"
"Hayat devam ediyor!"
"Kızın seni böyle görmesin!"

Güçlüyüm ben tamam mı? Yedi ay boyunca hayatında en çok sevdiği adama durmadan yalan söyleyip, umut aşılayacak kadar güçlü. Gözyaşlarını silip, makyajını yapıp, durmadan ilerleyen kansere inat "iyi olacaksın baba" diyecek kadar güçlü. Canı yanarken, canı giderken markete gidecek, yemekler yapacak, çocuğunu parka götürecek, çalışacak kadar güçlü.

Ben çok söyledim kendime bunları. Yukarıda yazanları. Hayat devam ediyor elbet, bilmeyen var mı?
Ama nasıl? Kocaman bir boşluk geriye kalan. Yerini anılarla doldurmak mümkün olacak mı? Bu acı böyle ilk günkü haliyle kalmayacak, ona da tamamız, sıkıntı yok da işte. Ben babama çok aşıktım. Onu ne yapacağız?

Anneliğin Elli Tonu



Çocukları her zaman çok sevdim. Çocukluğumdan bu yana “anne” olmak istedim. Evlenip de eşimle “hazırız” dediğimiz noktada da hamile kaldım. Şükürler olsun.

Gebeliğimle birlikte bir sınava hazırlanır gibi hazırlanmaya başladım anneliğime. İyi beslenmek, iyi hissetmek, iyi uyumak, güç toplamak adına neredeyse kendimle yarışıyordum her gün. Onlarca kitap, binlerce makale, sayısız blog... Bunu neden yaptım bilmiyorum. Sanırım kendimi güvende hissetmek, başıma gelebilecek her şeye olabildiğince hazırlıklı olmak, bir bebeğe ve anneliğe dair her detayı bilmek istiyordum. Doğanın değişmeyen “her şey benim çizdiğim çizgide ilerler” kuralını unutmuştum.

Sonuçta çok yoruldum. Hani derler ya hep “korktuğun ne varsa gelir seni bulur” diye. Aynını yaşadım. Normal doğuramamaktan korktum; doğuramadım. “Ya emziremezsem” diye uykuları kaçırdım; emziremedim. “İnşallah uykuyu sever” diye dualar ettim 2,5 yaşına geldi, hala gecede beş kere uyanıyor. Daha neler neler...

Tavuğu organik olsun, televizyon çocuğu olmasın, bağışıklığı güçlensin, psikolojisi etkilenmesin derken annelikten çıkıp robot olmuşum. Çok sonra anladım anneliğin parmak izi gibi kişiye özel olduğunu. Çizilen “mükemmel anne” profilinin aslında bir ütopyadan ibaret olduğunu. Akışına bırakmanın, soluklanmanın, adanmadan sevmenin benim için en doğru yol olduğunu. Bebek dediğin sezaryen yoluyla da doğabilirmiş, evet anne sütü en iyisiymiş ama süt yoksa mama da verilebilirmiş, uykusuzluk zormuş (hala zor) ama az uyku ile de yaşıyormuş insan.

Bizim toplumumuzda anne olmanın yolu adanmaktan geçiyor gibi bir algı var hala. Bizler büyürken; yemeyip yediren, giymeyip giydiren anne figürleri vardı çoğunlukla etrafımızda. Onlar anne idi; annelikleri tartışılamazdı. Çünkü toplumun onlara dayattığı anne modeline bire bir uymaktaydı hemen hepsi. Bizim jenerasyonla birlikte değişmeye başladı bu durum. Artık daha çok çalışan, daha çok gezen, daha iyi giyinen, daha fit, daha cool, daha arkadaş anneler vardı etrafta ve bu sorgulamayı – sorgulanmayı getirdi beraberinde: Doğru mu yapıyorduk?

Annelikler yarışır oldu. Normal doğuran “anne”, sezaryenle doğuran “annecik”... Emziren bilinçli, emzirmeyen “bilinçsiz-bencil”... Yardımcı alan “tembel”, almayan “fedakar”... Kilosunu verebilen “bakımlı”, veremeyen “paspal” oldu. Örnekler çoğaltılabilir elbet. Etrafınıza hatta kendi yargılarınıza bakmanız yeterli bunun için.

Dünya her geçen gün daha kirli, daha kötü, daha zor bir yer oluyor ve her anne hiç şüphesiz en ilkel güdü ile çocuğunu korumaya programlanmış yaşıyor. Fakat ben, bunun kendine haksızlık yapmaktan geçmediğine eminim artık. Çocuk hastalandığında suçlu hissetmek, yemek yediremediğinde beceriksiz hissetmek, yarım bardak kola içtiğinde midesini deldiğini düşünmek, bir saat televizyon izlediğinde psikolojisini bozduğuna inanmak artık çok yersiz geliyor. Biz annelere bunu hissettiren her şeye, herkese ise terörist gözüyle bakıyorum artık. Sürekli parmak sallayarak “aa canım ama bak şimdi onu öyle yaparsan bu çocuk şöyle olur” modunda gezen her psikolog, her blog, her akraba görüş alanımın dışında artık.

Ben çocuğumu bilirim, çocuğum da beni. Hayat zaten bir şekilde büyütüyor hepimizi. Yeter ki vazgeçmeyelim sevmekten, ille de en çok kendimizi sevmekten.



CAN



Bir sperm, bir yumurtayı döllerken düşünmez ne olduğunu. Bilmez dünyanın neresinde doğacak, hangi kimlikle anılacak, nasıl bir hayat sürecek... Bilinç yoktur yaşamın başladığı o anlarda. Herkes eştir, herkes masumdur, bihaberdir belki kendinden bile.

Bir kadın, elini karnına götürüp de gözlerini kapattığında sımsıcak olur içi. Umuttur rahminde büyüyen, sevgidir, şefkattir. Pamuklara sarılacak, en güzel masallarla uyutulacak, onunla gülünüp onunla ağlanacak bir candır içinde büyüyen. Anadır kadın, dünyayı içinde taşıyan. Sanki ezelden verilmiş bir yemine sadık kalır gibi korur kadın canını. Sever her şeyden çok, kollar, ölüme gider gerekirse; bir an tereddüt etmez.

Zamanla o can büyür. Kişi olur. Türk olur, laz olur, kürt olur. Unutulur bir can olduğu. Kendi gibi düşünmeyen bir başka canın silahından çıkan kurşunla ya da bir canlı bombanın pimi çekmesiyle düşer yere. Analar da ölür, giden her "can" ile birlikte. Birileri sırça köşklerinde oturup, ceplerini doldursunlar; parmak sallamaya devam edebilsinler diye.


Yapmayın efendiler! Kıymayın anaların canlarına. Bu "can"ların ahı kalmaz yanınıza.

Emziğine Dokunma!

Buradan eşe dosta, konu komşuya, parktaki teyzeye, bakkaldaki amcaya sesleniyorum: Kızımın emziği sizi hiç ilgilendirmiyor!

Daha önce de yazmıştım; bıkmadan yazacağım. Haddini aşıp çocuğuma "pis o, sen büyüdün, çıkar onu ağzından" diyen olursa; fena çatacağım.

Size ne?

Ben pedagoğa, çocuk psikoloğuna ve hatta diş doktoruna sormuşum; konu üzerine sayfa sayfa yazı okumuşum vermişim kararımı. Sana ne oluyor?

Her çocuğun, her annenin, her evin dinamiği ayrıdır. Sana yanlış gelen şey, bir başka annenin doğrusudur, yumuşak karnıdır.

Benim gözünün içine baktığım, anlamama ihtimaline rağmen her şeyi ince ince açıkladığım, kalbi kırılmasın diye uğraştığım yavrumun ağzından emziği çekip "çıkar onu ağzından, pis olmuş" demek terbiyesizliktir. Sizin sadece emzikten ibaret gördüğünüz şey, benim annesini hiç emememiş yavrum için anne memesi yerine koyduğu arkadaşıdır.

Herkes işine baksın, kendi çocuğunu da kafasına göre büyütsün ama benim çocuğuma karışmasın.