STRESLİYİM, STRESLİSİN, STRESLİ!


Başlarda buraya yazarken "bıkbık" yapmak gibi bir niyetim yoktu ama duramıyorum azizim, duramıyorum. Sözde etliye sütlüye karışmadan, kendi halimde, kendi dünyamı yazacaktın ufaktan. Ama olmuyor işte. Muhalif damarın birazcık atarlıysa ve çocukluğundan bu yana seni rahatlatan tek şey yazmak ise yazıyorsun, kaçarın yok.

Ülke gündemi malum; "ben dedim oldu, ben yaptım oldu, sizin kafanız basmaz" diyen bir hükümetçe yönetildiğimizden neredeyse hepimiz gerizekalı olduğumuza inandık, inandırıldık. Bir süre sonra "cehalet mutluluktur" mottosunun gelip, benimle beraber fikri hür vicdanı hür tüm dostlarımı sarmalamasını bekliyorum. Seyreyleyin o zaman mutluluğu.

Her neyse biber gazı yememenin ayıp kaçtığı, Toma'ların yarimiz olduğu, hemen her gün küçücük çocukların kara haberlerini aldığımız bugünlerde hiçbirimizin normal davranışlar sergilemesini beklemiyorum. Şahsen ben uzunca bir süredir mutsuz uyanıyorum. Üstelik haber takip etmememe rağmen. Artık TV de yalnızca müzik kanalları açık. Telefonumda haber sitelerine ait uygulamaları kaldırdım. Her gün amma manuel amma sanaldan okuduğum gazeteleri takip etmiyorum. Twitter'a en son seçim dönemi girdim. Sonuçlar açıklanınca da "daha da gelmem" diyerek kaçtım. Elimde bir facebook kaldı çok şükür onda da kedi, bebek, dans videosu izleyip eğlenmeye çalışıyorum. Ama mutsuzum işte. Çünkü kaçamıyorsun etrafındaki kötülüklerden. Haberin kötü olanı tez duyuluyor zira. Bir şekilde gelip buluyor seni.

Özellikle şu son kayıp çocuk ve ardından gelen vahşet haberini duyduğumda ellerimi ve dudaklarımı parçaladığımı artık iş çoktan geçip bitmiş olduğunda farkettim. Bildiğin kendimi kaybedip hem dudaklarımı kemirmişim hem de tırnak etlerimi yara bandı takmaya mecbur kalacak şekilde yolmuşum. Koca kadın utandım valla.

Bu kadar stres, bu kadar acı fazla, hepimize fazla.

Kurtulmanın bir yolu olmalı. Ben kendimce yollar aramaya başladım. Birincisi Duru'ya sığınmak. Onun masumiyetine, ufacık şeylerden mutlu olmasını sağlayan dünya görüşüne, katışıksız sevgisine. Telefonu, televizyonu kapatıp akşamları 1 saat onun yatağında, onun dünyasına giriyorum. Sarılıyoruz, oynuyoruz, gülüyoruz, bazen didişiyoruz. Öyle iyi geliyor ki; ilaç gibi.

Sonra onu uyutup çıkıyorum sokağa, yürüyorum. Kafamda ne varsa kovalar gibi yürüyorum.  

Şimdi bir de el işi yapmaya karar verdim. Herkes iyi geldiğini söylüyor. Kanaviçe ile başlayacağım. Bendeniz bu konularda tarihe geçecek kadar beceriksizimdir ama bakarsınız ilerletir güzel şeyler çıkarırım ortaya. 

Tüm bunlar işe yaramazsa kendimi ilk fırsatta bir Tayyip mitingine atıp, oradaki insanlardan mutluluk tüyoları almayı düşünüyorum. 

Hepimizin içindeki kurtlarla mücadele edebildiği günler dilerim. Belki de içimize kurtların düşmediği günler dilemeliydim.

Kafam fena karışık idare edin!