KADIN OLMAK

Kadın olmak; bence şiddeti yaşadığın ülkeye göre artıp azalan bir gerilim hadisesidir. Ve biz "kadın olma" geriliminin en üst seviyede hissedildiği ülkelerden birinde, Türkiye'de yaşıyoruz.

Kimimiz beşikte ailesinin göz bebeği bir yavru, kimimiz elinde kitapları ile koşturan bir öğrenci, kimimiz mutfağında yemek yapan bir anne, kimimiz bilgisayar başında iş yetiştirme derdinde bir emekçi. Hepimizin hayatları farklı; beklentileri farklı. Ama ortak olan şey "kadınlık" olunca; ille de bu coğrafyada; mağduriyetlerimiz de benzeşir oluyor.

Evlerimizde masaya en son oturup ilk kalkan, en erken uyanıp en geç yatan, herkesin her derdine koşarken gün içinde su içmeyi dahi unutabilen, yorgunluktan şikayet edince "ee kolay değil kadın olmak" diye susturulan, iş yerinde mobingin alasına maruz kalan, hatta önce hemcinsleri tarafından üzerine basılan, sokakta tesadüfen gözünün kaydığı bir bakıştan, giydiği elbiseden, saç renginden cesaret bulunup peşine düşülen kadınlar bizleriz.

Bunlara maruz kalırken ne yaşımız, ne kariyerimiz, ne anneliğimiz görünür gözlere ya da farklı kılar bizleri. Oysa sadece insan olarak dahi kabul edilme iken dileğimiz; hem hayatta, hem evde, hem siyasette erkeğin arkasında yer bulur adımız.

O yüzden bizim ölümlerimiz; gazetelerin ikinci sayfasında, arada bir meclis kürsüsünde, bazen polisin gaz sıkmaktan utanmadığı "kadına şiddete son" diye bağırdığımız eylemlerde geçer. Geçer de, kimse tutup kahvedeki karısını döven arkadaşının, karşı evde kızını döven babanın, otobüste önüne gelenin kalçasını sıkan adamın yakasına yapışmaz. Biz çalar biz söyleriz, çabalar erkeği aklamaktan öteye gitmez.

Ancak ellerimizin kesilmesi, bedenlerimizin yakılması rahatsız eder vicdanları. Gördüğümüz işkencenin boyutuna göre anlam kazanır ölümümüz. Sessiz, sakin öldüysek; katilimiz iyi hal indirimini alıp; yaşamaya devam eder bir şekilde. Bizse "yapmıştır bir orospuluk!" diyenlerin ağzında bir kez daha çürürüz, toprağın altındaki bedenimizle yarışırcasına.

Türkülerinde ve hatta atasözlerinde dahi kadını yeren, saçının uzunluğu ile aklı arasında bağıntı kurulmaya çalışılan bir ülkeden bahsediyoruz. Aşkların "ya benimsin, ya toprağın" ekseninde yaşandığı, kısa etek giyen ve geç saatlerde sokakta olan kadınların "arandığı" algısının tartışılabildiği, üstelik bunu tartışmaya açanların kendi ahlak anlayışlarından zerre şüphe duymadığı bir ülke...

Kadın olmaktan hiç şikayetçi olmadım. Aksine çok sevdim kadınlığımı, anneliğimi. Bana dayatılan hiçbir şeyi sırf kadın oluşumdan dolayı kabul etmedim. Kızıma da aynını öğreteceğim. Kendisi olması, kadınlığından utanmaması hatta sevmesi gerektiğini anlatacağım. 

Örneğin yeni yeni büyüyen memelerini omuzlarını düşürüp de saklama gayretinde olmasın hiç. Hep dimdik dursun. Benim uzun olsun diye dayattığım eteği sokağı dönünce katlamak yerine; bulunduğu ortama göre hangi uzunlukta etek giymesi gerektiğini idrak edebilsin. Hayatına giren erkekleri arkasına sığınılacak bir dayanak olarak görmesin. Koşulsuz sevmek ve sevilmek olsun arzusu, başka şeyler beklemesin.

Ve erkeklerimiz. Erkek olmanın bir ayrıcalık olmadığını; meselenin adam olabilmekten geçtiğini bilsinler.

Bu bile yeter.

Nur içinde yat Özgecan...