Anneliğin Elli Tonu



Çocukları her zaman çok sevdim. Çocukluğumdan bu yana “anne” olmak istedim. Evlenip de eşimle “hazırız” dediğimiz noktada da hamile kaldım. Şükürler olsun.

Gebeliğimle birlikte bir sınava hazırlanır gibi hazırlanmaya başladım anneliğime. İyi beslenmek, iyi hissetmek, iyi uyumak, güç toplamak adına neredeyse kendimle yarışıyordum her gün. Onlarca kitap, binlerce makale, sayısız blog... Bunu neden yaptım bilmiyorum. Sanırım kendimi güvende hissetmek, başıma gelebilecek her şeye olabildiğince hazırlıklı olmak, bir bebeğe ve anneliğe dair her detayı bilmek istiyordum. Doğanın değişmeyen “her şey benim çizdiğim çizgide ilerler” kuralını unutmuştum.

Sonuçta çok yoruldum. Hani derler ya hep “korktuğun ne varsa gelir seni bulur” diye. Aynını yaşadım. Normal doğuramamaktan korktum; doğuramadım. “Ya emziremezsem” diye uykuları kaçırdım; emziremedim. “İnşallah uykuyu sever” diye dualar ettim 2,5 yaşına geldi, hala gecede beş kere uyanıyor. Daha neler neler...

Tavuğu organik olsun, televizyon çocuğu olmasın, bağışıklığı güçlensin, psikolojisi etkilenmesin derken annelikten çıkıp robot olmuşum. Çok sonra anladım anneliğin parmak izi gibi kişiye özel olduğunu. Çizilen “mükemmel anne” profilinin aslında bir ütopyadan ibaret olduğunu. Akışına bırakmanın, soluklanmanın, adanmadan sevmenin benim için en doğru yol olduğunu. Bebek dediğin sezaryen yoluyla da doğabilirmiş, evet anne sütü en iyisiymiş ama süt yoksa mama da verilebilirmiş, uykusuzluk zormuş (hala zor) ama az uyku ile de yaşıyormuş insan.

Bizim toplumumuzda anne olmanın yolu adanmaktan geçiyor gibi bir algı var hala. Bizler büyürken; yemeyip yediren, giymeyip giydiren anne figürleri vardı çoğunlukla etrafımızda. Onlar anne idi; annelikleri tartışılamazdı. Çünkü toplumun onlara dayattığı anne modeline bire bir uymaktaydı hemen hepsi. Bizim jenerasyonla birlikte değişmeye başladı bu durum. Artık daha çok çalışan, daha çok gezen, daha iyi giyinen, daha fit, daha cool, daha arkadaş anneler vardı etrafta ve bu sorgulamayı – sorgulanmayı getirdi beraberinde: Doğru mu yapıyorduk?

Annelikler yarışır oldu. Normal doğuran “anne”, sezaryenle doğuran “annecik”... Emziren bilinçli, emzirmeyen “bilinçsiz-bencil”... Yardımcı alan “tembel”, almayan “fedakar”... Kilosunu verebilen “bakımlı”, veremeyen “paspal” oldu. Örnekler çoğaltılabilir elbet. Etrafınıza hatta kendi yargılarınıza bakmanız yeterli bunun için.

Dünya her geçen gün daha kirli, daha kötü, daha zor bir yer oluyor ve her anne hiç şüphesiz en ilkel güdü ile çocuğunu korumaya programlanmış yaşıyor. Fakat ben, bunun kendine haksızlık yapmaktan geçmediğine eminim artık. Çocuk hastalandığında suçlu hissetmek, yemek yediremediğinde beceriksiz hissetmek, yarım bardak kola içtiğinde midesini deldiğini düşünmek, bir saat televizyon izlediğinde psikolojisini bozduğuna inanmak artık çok yersiz geliyor. Biz annelere bunu hissettiren her şeye, herkese ise terörist gözüyle bakıyorum artık. Sürekli parmak sallayarak “aa canım ama bak şimdi onu öyle yaparsan bu çocuk şöyle olur” modunda gezen her psikolog, her blog, her akraba görüş alanımın dışında artık.

Ben çocuğumu bilirim, çocuğum da beni. Hayat zaten bir şekilde büyütüyor hepimizi. Yeter ki vazgeçmeyelim sevmekten, ille de en çok kendimizi sevmekten.